www.TRART.org'a Hoşgeldin

Merhaba. Burası bir çok özelliğe sahip gelişmiş bir site/forum sistemi ile kurulmuş bir sanat sitesi. Faydalanabileceğin bolca döküman ve iletişime girebileceğin bir çok kullanıcı var. Kurgusal çizim sanatları ile veya kurgusal hikayeler ile ilgiliysen ya da bununla ilgilenen kişilerin kaleminden çıkan çalışmalara göz atmak istiyorsan daha fazla bekleme!

Duyuruyu Kapat
[DUYURU] :MCW (Manga-Comics-Webtoon) Projesi TRART Okuma Platformunda Yayında! Çizgi romanı okumak için TIKLAYIN
Duyuruyu Kapat
[ÇİZGİ ROMAN] [YENİ SERİ]:Mehmet MAH'ın kaleminden "Uzak Gezegen" çizgi romanı 2. bölümü ile TRART Online Oku da Yayınlandı! Okumak için TIKLAYIN
Yazı Renk
Arkaplan Renk
Arkaplan Resim
Kenar Renk
Yazı Tipi
Yazı Boyutu
  1. I. KİTAP

    Başlangıç

    Güneş batıyordu. Vakit gelmişti. Ayağa kalktı. Daha öncede birçok göreve çıkmış olmasına rağmen içinde garip bir his vardı. Geçmişte hissetmediği bir his. Ortağının kim yada ne olduğuna daha önceleri takılmamıştı. Bedenini ve hislerini sürekli kontrol altında tutmak onu iyi bir savaşçı yapmıştı. Sırf söylentiler yüzünden böyle bir zayıflığa izin veremezdi. İBLİS, kendi halkından bile dışlanan yaratık. Kim bilir ne yaptı. Temkinli olmalıydı. Yaptığı her şey efendisi içindi. Gittiği yerde kendisini neyin beklediğini bilmiyordu ama o biliyordu daha önce gidip gelmişti. Karar verdi. Ne olursa olsun bu görevin başarı şansını en yükseğe çıkarmak için onunla birlik olmalıyım. Ayağa kalktı. Bir süre odanın ortasında öylece dikildi. Artık her şey daha netti. Gidip giysilerini aldı. Beyaz gömleğini ve koyu gri pantolonunu giydi. Düğmelerini yavaş yavaş ilikledi. Yeleğini üzerine geçirdi. Metalik renkli parlak gümüşi işlemeleri olan sade bir yelekti. Kapıya doğru yöneldi. Arkasını döndü. Ahşap, sürgülü dolaba baktı. Kapağı aralıktı. Yeni doğan güneşin ışıkları dolabın içinden odaya yansıyordu. Birkaç dakikam daha var. Gidip kapağı açtı. Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Hasarsız parlak gümüş zırh bütün ihtişamıyla karşısındaydı. Zarif ve ince işçilikle hazırlanmış kabartmalara bakakaldı. Tüm hayatında hayranlık duyup sevdiği ikinci şeydi. Göğüs parçasının üzerindeki sembole baktı. “Ayrılma vakti sanırım.” Sürgüyü kapatıp kilitledi. Pencereye doğru yaklaştı. Yan tarafındaki kırmızı duvara dokundu. “Alıştığım kadar yüksek değil belki. Kızıl kule nesin sen? Kaybolmuşalara bir yuva mı yoksa bir zindan mı? Umarım varoluş amacın iyilik içidir.” Kapı çaldı tok bir sesle. “Vakit geldi” dedi olgun bir ses. “Hazırım hemen geliyorum.” Doğruca dışarı çıktı.

    Koridorlar ve kapılar arasında ki beş dakikalık bir yolculuğun ardından büyük salonun kapısındaydılar. Cübbeli ve asalı iki yaşlı adam yol boyunca konuşmamışlardı. Bir dönüp “Genç AR unutma kızıl saçlı iblisle gereğinden fazla konuşma, yakınlaşma ve sakın ona güvenme ne olursa olsun her an tetikte ol. Kalbini sakın ona açma. En karanlık kalpleri bile kendine bağladığı söylenir…” Diğer yaşlı adam araya girdi, fazla uzun olmayan beyaz sakalları yüzünü kaplamıştı. “Komik olma onu hiç tanımıyormuş gibi konuşuyorsun. Efendisinden başka kime kalbini açtı ki şimdi bir yabancıya açsın. AR, sana hiçbir telkin vermeye gerek duymuyorum. Her zaman ne yaptığını bilen biriydin. Genç bir adam olmana rağmen hep beklenenin üstündeydin sana güvenim tam.” “Yine de dikkatli ol. Kızıl saçlı iblis içerde, biz daha ileriye gelemeyiz. Bilmen gerekenler sana söylenecek. Gerisi sana kalmış.” Birkaç adım attı. Arkasını dönüp başıyla selam verdi. “Teşekkür ederim Hüsern Mara, Giro Mara” diyerek yaşlı adamlara selam verdikten sonra. Kapıdan içeri girdi. İblisle karşılaşmaya hazırdı.

    Büyük salon her yerden ışık alacak şekilde tasarlanmıştı. Geniş balkonlara kapısız geçişler bulunuyordu. Tavan yirmi metre yukarıdaydı. Duvarlar görkemli bir el işçiliğiyle hazırlanmış, devasa duvar halıları üzerinde şehrin tarihini ve kuruluşunu anlatan resimler işlenmişti. Kızıl Kulenin Kralı ve kendi efendisi taht önünde durmuş konuşuyorlardı. Efendisi de bir kral olduğu için Kızıl Kulenin Kralı bir saygı göstergesi olarak tahtına oturmamıştı. Yanlarına kadar düzgün adımlarla yürüdü. On adımlık mesafede durup diz çöktü. “Kızıl Kule Anordil’in hükümdarı Sarjelant’a ve Gök Kule Anarsha’nın hükümdarı Baturul’a selam olsun” dedi, kararlı bir sesle. Sarjelant eliyle kalmasını işaret etti. “Biraz daha rahat olabilirsin genç savaşçı, kralın hakkında çok şey anlattı. Senin tanışmayı umuyordum.” Ar kalktı. Hala kralların yüzüne direkt bakmıyordu. Baturul, Ar’ın omuzunu tuttu. Ani bir irkilmeyle başını kaldırdı. Kral’ın keskin bakışlarının üzerine doğrulduğunu gördü. Gözlerini başka bir tarafa çeviremiyordu. “Her hangi bir erkanın karşısında değilsin, bu salonda dördümüz dışında biri yok. Lütfen kendin gibi davran.” Kral’ın samimi tavrı oldukça rahatlamasını sağlamıştı. Hem kralının başka bir krala kendisinden bahsettiğini bilmek bi hayli mutlu olmasını sağlamıştı. Şimdi daha sakindi. Krallara bir kez daha baktı. Bir daha iki kralı birden yan yana görme fırsatını nereden bulurum ki. Baturul aynı resimlerinde ki gibiydi. Dik, kendine güvenen bir duruşu kısa gümüş renkli saçları, kehribar renkli gözleri vardı. Teni resimlerden çok daha açıktı. Köşeli bir çene yapısına keskin yüz hatlarına sahipti. Bu ne düşündüğünü tahmin etmeyi iyice zorlaştırıyordu ve kesinlikle resimlerinde abartı yoktu. Nerenden bakılırsa bakılsın insanda, kendine güvenen biri olduğu hissi uyandırıyordu. Sarjelant ise ilerlemiş yaşına rağmen hiçbir yorgunluk belirtisi göstermiyordu. Geriye yatırılmış ensesine kadar saçları yer yer beyazlamıştı. Yüzünde ki kırışıklıklar, ancak dikkatli bakıldığında görülebilen, sol şakağından yanağına kadar inen bir yara izini saklıyordu. Geniş omuzlu iri yapılı bir vücudu sayesinde, Baturul’un iki katı gibi gözüküyordu. Gözleri çok derin bakıyordu. Ar’ın daha önce hiç kimsede görmediği alev kırmızısı gözlere sahipti. Sanki bedeninin içinden yalnızca gözlerinden görülebilen bir yangın varmış gibiydi. İkisi de bir kralda olması gereken heybet ve ihtişama sahiptiler. Ar karşılarında durduğu için büyük onur duyuyordu.

    Bir saniye dördümüz mü dedi? Bunun anlamı. Sağına soluna bakınmaya başladı. Kızıl saçlı iblisi hiçbir yerde göremiyordu. “Kralım dördümüz demiştiniz ama kızıl saçlı ib…” Sarjelant Ar’a öfkeli bir bakış atarak haykırdı “MOLİRİN! Buraya gel.”

    Salonun batı tarafında ki balkonun en ucunda gün batımının kızıllığının önünde bir gölge hareket etti. Bir insan siluetine dönüştü. Uzun boylu ince belli keskin hatlara sahip güzel bir kız halini aldı. Güneşle aynı renk saçları gün batımında ayırt edilemiyordu. Sanki saçları bütün gökyüzünü kaplıyor, ufka kadar yayılıyor gibiydi. Yaklaştıkça daha görünür oluyor ve sanki her saniye daha da güzelleşiyordu. Saçları görünür oldu. Çok uzun değillerdi. Kulaklarını örterek omuzlarının hemen üzerinde bitiyorlardı. Kaşları ince ve saçlarıyla aynı renkteydi. Ufak bir ağzı dolgun ve belirgin dudakları vardı. Teni tek kelimeyle pürüzsüzdü. İblis bu mu? Söylenildiği kadar varmış. İradesi zayıf birini rahatlıkla efsunlayacağı aşikar. “Geldim Sarjelant, güneş neredeyse battı. Herkes için uygunsa yol arkadaşım ve ben olabildiğince hızlı hareket etmeliyiz.” Sargelant başıyla onayladı. Baturul “Lütfen dikkatli olun bu görev sonunda ırklarımızı yaşatabilir veya yok oluşumuzu hızlandırabiliriz ve Molirin lütfen Arial’ın kabalığını bağışla aslında sorumluluk sahibi ve aklı başında bir savaşçıdır.” “öyle olduğuna eminim ayrıca hiç sorun değil görevimizin başarısı şuan en büyük önceliğimiz. İzninizle hemen ayrılalım.” “Pek ala gerekli ayarlamalar yapılmıştı. Kısa sürede Anordil’den ayrılın. Dönüşünüzü burada bekliyor olacağız.”
    Hamit, defne, kagura ve 4 kişi daha bunu beğendi.
Top